Reklam Alanı - 1

Çocuklarımızı Nasıl Kitap Okur Hale Getirebiliriz Projesi

Başlatan habibocak, 01 Temmuz 2019, 15:52:53

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 2 Ziyaretçiler konuyu incelemekte.

Admin

ÇONAKİOHAGEP

(Çocuklarımızı Nasıl Kitap Okur Hale Getirebiliriz Projesi)

İDEALİST SINIF ÖĞRETMENİ MESLEKTAŞLARIMIZA

Sözlerimizin başında hemen ve bilhassa belirtelim ki, sınıf öğretmeni meslektaşlarımız bize göre eğitim sistemimizin, çok önemli değil, "en önemli" parçasını oluşturuyorlar. Ve kanaatimizce diğer bütün parçalar, bu temel parçaya göre şekilleniyor.

Bu cümleden hareketle şunu rahatlıkla söyleyebiliriz. İlköğretimin birinci kademesinde, ilk üç yıl her hafta –sanıyoruz- otuz saat boyunca, dört ve beşinci sınıflarda da yine otuz saate yakın süreyle, öğrencileriyle aynı ortamda bulunan sınıf öğretmeni meslektaşlarımız olmadan, ikinci kademedeki Türkçe öğretmenlerinin, lise ve dengi okullarda biz edebiyat öğretmenlerinin ve sonrasında da yüksek öğretimdeki hocaların, biraz sonra sözünü edeceğimiz konuda yapabileceği fazla bir şey yok.

Yani çocuklarımız, bir yıllık okul öncesi eğitimden geçsinler veya geçmesinler, altı yaşında, deyim yerindeyse yoğrulmaya hazır hamurlar olarak sınıf öğretmeni arkadaşlarımızın önüne geliyorlar. Tabiî ana sınıflarında da, "çocuklarımıza okulu sevdirmek, onlardaki öğrenme ve birlikte iş yapma, paylaşma duygularını geliştirmek" gibi çok önemli görevlerin ana sınıfı öğretmenlerince gerçekleştirildiğinin altını çizelim.

Birinci sınıfta haliyle "okuma yazma" öğretmeye ağırlık veren bir program uygulanıyor. İşte, lise ve dengi okullarda çalışan edebiyat öğretmenleri olarak, -sanıyoruz Türkçe öğretmeni arkadaşlarımız için de böyledir- sınıf öğretmeni arkadaşlarımızdan beklentimiz bu aşamada başlıyor. Yani çocuklarımız okumayı söktükten hemen sonra...

Bilindiği gibi millet olarak,  -şimdilik- az okuyan bir toplumuz. Bunun pek çok sebebi sayılabilir. Fakat diğer hiçbir faktör, öğretmenler olarak bizim bu konudaki sorumluluğumuzu ortadan kaldırmaz. Dolayısıyla, bugün az okuyan bir toplumsak bunun birinci derecedeki sorumluları bizleriz. Yarınlarda çok okuyan bir toplum hâline geleceksek, ki inşaallah gidiş o yöne, bunu sağlayacak olan da yine büyük ölçüde bizler olacağız. O halde, öğretmen camiası olarak kendimize, "kitap okumayan, yani okuma alışkanlığı kazanamamış çocuklarımızı nasıl kitap okur hâle getirebiliriz" sorusunu ciddî ciddî sormalıyız diye düşünüyoruz.

Şunu herhâlde hepimiz kabul ederiz. "Çocuklar, kitap okuyun!" demekle, daha önce hiç kitap okumayan çocuklarımız birdenbire kitap okumaya başlayıvermiyorlar. Tıpkı, "ağacı sevelim, doğayı koruyalım" demekle ağaç sevgisi, "yerlere çöp atmayalım" demekle de temizlik bilinci kazandıramadığımız gibi. Yani "SÖZ"ü aşan şeyler yapmamız gerekiyor gibi geliyor bize.

Bu arada şunu da belirtelim. Eğer evde; anne, baba ya da her ikisi okuyorsa, o ailede yetişen çocuklarda, hiç değilse teorik olarak, okumama sorunu yaşanmayacağını düşünebiliriz. Fakat evde okuyan hiç kimse yoksa, o zaman ne yapacağız? O çocuklar ömürleri boyunca doğru dürüst kitap okumayacaklar mı veya onların "kitap"la buluşmaları hayatın tesadüflerine mi kalacak?

İşte biz, ailesinde okuyan olsun olmasın, "OKUL"un kapısından içeri adım atan miniklerin, "sekiz veya on iki yılın sonunda, bu süre içinde okulda öğrendikleri her şeyi unutsalar bile, kitap sevgisi ve okuma bilinci kazanmış bireyler olarak bu eğitim yuvalarından mezun olmalarını sağlamak için neler yapabiliriz" sorusuna cevap aramalıyız diye düşünüyoruz. Düşündüklerimizi de, siz idealist sınıf öğretmeni arkadaşlarımızla paylaşmak istiyoruz.

Değerli meslektaşlarımız, iyi bir okuyucuysak da değilsek de biliriz. (Burada uzun bir parantez açarak belirtelim ki, bu satırların yazarı "çok iyi" bir okuyucu değil. Tabiî ki bununla gurur filan duymuyor. Neyse ki evin diğer sakini esaslı bir kitap kurdu da, biz de onun yanında idare edip gidiyoruz. Gerçi Montaigne bir denemesinde; "İnsanlar, okumadıklarını söylemeye cesaret edemezler." diyor; ama biz hepten okumayan biri olmadığımız için durumu açıklamakta bir sakınca görmüyoruz. Evet, bu satırların yazarı, okuma konusunda en istekli olduğu ilkokul ve orta okul yıllarında, etrafında kendisine rehberlik edecek bilinçli yetişkinleri bulamamanın sıkıntısını yaşadı. Sonuçta o güzelim yılları büyük ölçüde, Kemalettin Tuğcu'nun hikâye kitaplarını ve eline geçen başka bazı kitapları tekrar tekrar okumakla geçirdi. Hâlbuki aynı yıllarda, bırakın dünya edebiyatının çocuk klasiklerini okumayı, hiç değilse Ömer Seyfettin'le, Sait Faik'le tanışsaydı ne kadar iyi olurdu. Elbette Kemalettin Tuğcu'yu okumak kötü veya yanlış değildi; bilâkis bizim neslin iyi kötü okuma alışkanlığı kazanmasında Kemalettin Tuğcu'nun epeyce etkisi olmuştur, yanlış olan orada uzun süre takılıp kalmaktı. Fakat bugünün çocukları tanışmalı. Ömer Seyfettin'le de, Mustafa Ruhi Şirin'le de, Cahit Zarifoğlu'yla da, diğer çocuk edebiyatı yazar ve şairleriyle de, dünya edebiyatının çocuk klasikleriyle de tanışmalı. İşte bu da büyük ölçüde biz öğretmenlerin, daha doğrusu "siz idealist sınıf öğretmenlerinin" sorumluluğunda.) Okuma sevgisi ve alışkanlığı öyle lisede, üniversitede kazanılan bir şey değil. O kademelerde bunu kazanabilenler varsa da bunlar herhâlde istisnadır. Yani bu iş oluyorsa, ilköğretim yıllarında oluyor. İlköğretimin de ilk beş yılının çok önemli olduğunu düşünüyoruz. Haydi, birinci sınıfın en az bir dönemi okumanın öğretilmesine gidiyor diyelim; fakat sonrasındaki dört buçuk yıl çok önemli.

Bildiğimiz kadarıyla ilköğretim bir, iki ve üçüncü sınıflarda haftada ON İKİ SAAT, dört ve beşinci sınıflarda ise haftada ALTI SAAT Türkçe dersi var. İlköğretim okullarında; birinci, ikinci, üçüncü sınıfların ders programlarını da okul idareleri mi yapıyor, yoksa bu sınıfları alan öğretmenlere derslerin adları ve haftalık saatleri verilip onlardan öğrenciler için en verimli olacağına inandıkları şekilde bir ders programı yapmaları ve yaptıkları programın bir nüshasını idareye vermeleri mi isteniyor bilmiyoruz. Eğer programı okul idareleri yapıyorsa bu uygulamanın yanlış olduğunu, bu konudaki inisiyatifin bu sınıfları alan öğretmenlere verilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Fakat öyle de olsa, böyle de olsa sonuçta bir, iki ve üçüncü sınıflarda haftada on iki saat, dört ve beşinci sınıflarda haftada altı saat Türkçe dersi var. Yani hiç değilse bu derslerin değerlendirilmesiyle ilgili inisiyatif –sanıyoruz- öğretmende.

Bizim önerimiz şu: Diyoruz ki; birinci, ikinci ve üçüncü sınıflarda, idealist sınıf öğretmeni arkadaşlarımız bu on iki saatin altı saatini SESSİZ OKUMA şeklinde kitap okumaya ayırsa. Yani söz gelimi pazartesi, çarşamba ve cuma günleri ilk iki saat (elbette üç dört veya beş altı da olabilir) "OKUMA"ya ayrılsa. Böylece öğrenciler, her gün beş on dakikalık kitap okuma kampanyası dışında, bu üç günde ikişer ders saati kitap okusa. (Aslında bu yapıldığı takdirde kampanyalara da gerek kalmayacağını düşünüyoruz.) Bu saatlerde sınıftaki bütün öğrenciler, sınıf veya okul kitaplığından daha önce alacakları bir kitabı okusalar ve elbette bu arada kendimiz de sınıfta çocuklarla beraber kitap okusak. Yani bu saatleri, evde yapmamız gereken işleri aradan çıkarabileceğimiz fırsatlar olarak görmesek. (Eğer öyle görür ve öyle davranırsak muhtemelen öğrencilerimizin büyük çoğunluğu da o saatlerde "okuma"nın dışında bir şeylerle vakit geçireceklerdir ve bu durumda "okuma saati" uygulamamızın hiçbir anlamı olmayacaktır.)

Aynı şekilde dört ve beşinci sınıflarda da altı saatlik Türkçe dersinin üç saatini (söz gelimi pazartesi, çarşamba ve cuma günleri birer saat) veya hiç değilse iki saatini (pazartesi ve perşembe günleri birer saat) kitap okumaya ayırsak. Hatta sınıftaki kitaplık kulübünden sorumlu öğrencilere de bir defter tuttursak ve bu öğrenciler sınıftaki bütün öğrenciler için bu defterden birer veya ikişer sayfa ayırsalar... Okuduğu kitabı bitiren her öğrenci, kitaplık kulübünden sorumlu arkadaşlarına, bitirdiği kitabın adını ve sayfa sayısını yazdırsa... Her ayın sonunda da sınıf öğretmeni arkadaşlarımız, o ayın en çok okuyan üç veya beş öğrencisini, (okuduğu kitap sayısına göre değil, sayfa sayısına göre) okuduğu toplam sayfa sayısını da belirterek sınıf huzurunda tebrik etse... Hatta okul idaresiyle de işbirliği yaparak her dönemin sonunda, her sınıftan "en çok sayfa okuyan" ilk üç öğrenciye ödüller verilmesini sağlasa... Böylece "okuma" işi hem sınıf içinde hem de okul genelinde itibar görse... Sanıyoruz, sanmak ne demek katıksız inanıyoruz, bu harika bir uygulama olur.

Bu ülkede öğretmen, idareci, ebeveyn, müfettiş, yetkili yetkisiz, ilgili ilgisiz hemen herkesin ortak şikâyet konusu, yeterince okumuyor oluşumuz değil mi? İşte biz de bu soruna, öyle dâhiyane filan da olmayan kalıcı bir çözüm öneriyoruz. Gerisi idealist sınıf öğretmeni arkadaşlarımızın, idealist okul müdürlerimizin, idealist Millî Eğitim Müdürlerimizin ve daha üst kademelerdeki etkili yetkili büyüklerimizin bileceği bir şey.

İnanıyoruz ve de iddia ediyoruz ki, "OKUMA SAATİ" uygulamasını önemseyen idealist sınıf öğretmeni meslektaşlarımızın sınıfları, bu işi önemsemeyen sınıf öğretmeni arkadaşlarımızın sınıflarından; bu projeye destek veren ilköğretim okul müdürlerimizin okulları diğer ilköğretim okullarından; ilçe millî eğitim müdürlerimizin ilçeleri diğer ilçelerden ve nihayet bu işi ciddiye alan il millî eğitim müdürlerimizin illeri, yeterince ciddiye almayan illerden kesinlikle farklı olacaktır.

Bu arada, bizim bu önerimizin yeni bir buluş olmadığını, sınıfça kitap okuma uygulamasının Türkiye'de yıllardır birçok sınıf, Türkçe ve edebiyat öğretmeni tarafından başarıyla sürdürüldüğünü de belirtelim.

Tabiî bütün bunları söylerken, öğrenci kitlesi içinde çok iyi okuyan geniş bir kesimin varlığını da teslim edelim. Eğer konuyu biraz özelleştirecek olursak, on yıl çalıştığımız Lüleburgaz Lisesi'nde ve üç yıl çalıştığımız Kepirtepe Anadolu Öğretmen Lisesi'nde çocuklarımızın büyük çoğunluğunun kitapla haşır neşir olduklarını kendi gözlemlerimize dayanarak biliyoruz. Yani biz Türk Milletinin, biraz yavaş da olsa, "okuyan toplum" olma yoluna girdiğini düşünüyoruz ve elbette bunu nasıl hızlandırabiliriz diye de beyin jimnastiği yapıyoruz. Bu arada açıkça itiraf edelim ki, yirmi iki yıllık edebiyat öğretmeni olmamıza rağmen, sekiz on yıl öncesine kadar, "çocuklarımızı nasıl kitap okur hale getirebileceğimiz konusunda" çok berrak düşüncelere de sahip değildik. Yani neyi nasıl yapacağımızı tam olarak bilememenin sıkıntısını yaşıyorduk. Çünkü bu işin sihirli formülleri yoktu. Biz de önce, ilköğretim ikinci kademedeki Türkçe dersleriyle, liselerdeki edebiyat derslerinin işlenme yöntemini sorgulamakla işe başladık ve o konudaki düşüncelerimizi yazıya döktük. Sonrasında da, bu konuda yapılabileceklerin büyük çoğunluğunun bilhassa ilköğretimin birinci kademesinde yapılabileceği kanaatine vardık. (Okumayı Sevdirme Yolları adlı kitabın da bu konuda oldukça yararlı bir çalışma olduğunu belirtelim.) İşte bunun sonucunda da bu yazı çıktı ortaya. 

Kanaatimiz o ki, "OKUMA"ya fazla zaman ayırıyor, çocuklara fazla kitap okutuyor diye hiç kimse bir öğretmeni suçlamaz. Ve eğer sizler bunu yaparsanız, yani Türkçe dersinin; birinci, ikinci, üçüncü sınıflarda haftada altı saatini, dört ve beşinci sınıflarda da üç saatini, "SESSİZ OKUMA"ya ayırırsanız neler olacağına bir bakalım.

Bir kere çocuklarımız daha fazla kelime bilecekleri ve dolayısıyla daha fazla kelimeyle düşünecekleri için okuduklarını daha kolay anlayacaklar, sözlü ve yazılı ifadeleri gelişecek. Buna bağlı olarak sadece Türkçe dersinde değil, diğer derslerde de başarıları artacak. Daha hızlı okuyacakları için zamandan kazanacaklar, bu da onlara bilhassa SBS, ÖSS gibi önemli dönemeçlerde, daha kısa sürede daha fazla soruyu cevaplandırma avantajı sağlayacak. Ayrıca, ilköğretimden sonra hangi tür liseye giderlerse gitsinler, ilköğretimde kazandıkları okuma alışkanlığını muhtemelen hayatlarının sonuna kadar devam ettirecekler. Ve elbette okudukça daha çok öğrenecekler, öğrendikçe daha çok okumak isteyecekler. Bunun tabiî sonucu olarak da, daha donanımlı ve kendilerine daha çok güven duyan insanlar olarak yetişecekler ki, bizce asıl önemlisi de zaten bu. Bütün bunlara ilâveten, okudukça, çocuklarımızın davranışlarındaki olumsuzlukların da giderek azalacağını, olumlu yönlerin ise gelişeceğini düşünüyoruz. Yani bu yönüyle, çocuklarımıza okuma alışkanlığı kazandırmak, bir bakıma kendimize de iyilik etmemiz anlamına geliyor.

Öte yandan; ikinci kademedeki, eğer varsa, "yeterince okumayan" diğer branş öğretmenlerimiz de (elbette okuyanlara sözümüz yok) bu durumdan olumlu yönde etkilenecekler. Çünkü sizin yetiştirdiğiniz (yetiştireceğiniz) öğrenciler altıncı sınıfta, onların önüne epeyce bir şeyler okumuş olarak gelecekler, hatta Türkçe öğretmenlerine belki de, "Bize sessiz okuma için zaman ayıracak mısınız?" diye soracaklar.  Türkçe öğretmeni arkadaşlarımız, ilk defa derslerine girecekleri bu öğrencilere, "Bugüne kadar hangi kitapları okudunuz?" sorusunu yönelttiklerinde, onlar da okudukları kitapları sıralayacaklar. Sırf bu bile tek başına , "az okuyan" Türkçe öğretmenlerini tetikleyecek; onları, bildikleriyle okuduklarıyla yetinmeme konusunda hareketlenmeye sevk edecek. (Doğrusu biz, henüz okumadığımız bir klasiği öğrencilerimizden birinin elinde gördüğümüz zamanlarda bu mahcubiyeti yaşadık.) "Okuyan" Türkçe öğretmenlerimiz ise zaten bu durumdan fazlasıyla memnun olacaklar ve muhtemelen sizlere teşekkür edecekler.

Diğer taraftan, sınıf öğretmeni arkadaşlarımız cümbür cemaat (doğrusu elbette cumhur cemaat olacak) okumaya başladıklarında, bu durum öğretmen odalarına da yansıyacak, buraların havası da değişecek. Yani bu durum, öğretmen odalarında, önce sınıf öğretmeni arkadaşlarımız, sonra da sınıf öğretmenleriyle diğer branş öğretmeni arkadaşlarımız arasında "okuma" konusunda tatlı bir rekabet başlatacak. Okumayan meslektaşlarımız okuyan arkadaşlarının elinde her hafta veya her ay değişik kitaplar görecek ve muhtemelen bir süre sonra onlar da kitaplarla "yeniden" yakınlık kurmaya başlayacak. Okuyan meslektaşlarımız da birbirlerine, okudukları kitaplardan söz edecek, böylece okunması bir bakıma zaman kaybı sayılabilecek kitaplar kendiliğinden elenecek, okuma eylemine ayrılan zamanlar daha değerli kitaplara tahsis edilmiş, okunmaya değer ama henüz okunmamış kitapların bir an evvel okunması için de istekler kamçılanmış olacak.

Bu arada hemen belirtelim ki, ilköğretim okullarının birçoğunda birinci kademe ile ikinci kademenin ayrı binalarda eğitim yapıyor olması ve buna bağlı olarak sınıf öğretmenleri odasıyla diğer branş öğretmenleri odasının farklı binalarda bulunmasının çok fazla önemi yok. Zira diğer branş öğretmenleri, kademeli olarak en geç beş yılın sonunda önlerine gelen öğrencilerdeki farkı fark edecek ve devamında da bunun, bir döneme mahsus tesadüfi bir durum olmadığını anlayacaklar. Ayrıca bütün öğretmenler hiç değilse yılda birkaç defa kurullarda bir araya gelecekler, sohbet edecekler. Sohbet etmeseler bile, kurullarda eğitim öğretimin kalitesinin artırılmasına yönelik maddeler görüşülürken, öğrencilerin kişiliklerini geliştirmeye yönelik öneriler ifade edilirken sınıf öğretmeni meslektaşlarımızın söyleyecekleri, herhâlde diğer branş öğretmeni arkadaşlarımızın gözünden kaçmayacak.
Sonuçta çocuklarımız büyük ölçüde okuma alışkanlığı edinmiş bireyler olarak liseye gelecekleri için, bizler de liselerdeki edebiyat öğretmenleri olarak onların bu okuma alışkanlıklarını geliştirerek devam ettirmeye çalışacağız, çalışıyoruz.

Bu arada, çocuklarımıza okuma alışkanlığı kazandırılmasında her şeyi sınıf ve Türkçe öğretmeni meslektaşlarımızdan beklediğimiz de düşünülmesin. Bizler de liselerde, son sınıfları (ÖSS'ci olmaları sebebiyle) uygulamanın dışında tutarak, Türk Edebiyatı derslerine giren arkadaşlarımız marifetiyle bütün öğrencilere, ayda bir kitaptan, bir dönemde dört, iki dönemde sekiz kitap okutuyoruz. Kitapların okunup okunmadığını da, kısa cevaplı on, on beş, yirmi soruluk "kitap sınavları"yla denetliyoruz. Tabiî ki, bir ay boyunca bir sınıftaki öğrencilerin hepsi aynı kitabı okuyor. Yani sözgelimi ekim ayında Toprak Ana'yı, kasımda Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'nu, aralıkta Fareler ve İnsanlar'ı, ocakta Sefiller'i gibi. Aksi halde kitap sınavı yapmak ve durumu denetlemek zaten mümkün olmaz. Kitapları da, Bakanlığımızın tavsiye ettiği "100 kitaplık" listeden veya o yazarların başka eserlerinden seçiyoruz ve genelde de romanları tercih ediyoruz. Elbette her öğretmen bu çerçeve dahilinde, okutacağı kitapları kendisi belirliyor. Sene başı zümre toplantılarında da bütün bu durumları ve Türk Edebiyatı dersinden öğrencilere her dönemde "iki sözlü notu verilmesi" ve bu iki sözlü notundan birinin kitap sınavlarından alınan sonuçlarla oluşacağı hususunu karar altına alıyoruz. Yani bir dönemde dört kitabın dördünü de okuyan öğrenci, Türk Edebiyatı dersinin iki sözlü notundan birini "100" olarak garantilemiş oluyor. Böyle olacağını da, Türk Edebiyatı dersine giren arkadaşlar daha sene başında öğrencilere açıklıyorlar. Yöntemin "not"a bağlı olması elbette eleştirilebilir; fakat eleştirenler "daha iyi bir yöntemi" de önermek durumundalar. Bu arada şunu da belirtelim ki, okuyan öğrenci, senede sekiz kitapla zaten yetinmiyor. Bizim uygulamamız daha ziyade, liseye gelene kadar okuma alışkanlığı edinememiş çocuklarımıza da bu alışkanlığı kazandırmaya yönelik. Tabiî bu arada "okuyan" öğrenci de, "okuma"nın bir şekilde pirim yaptığını görmüş oluyor.

Yeri gelmişken şunu da söyleyelim ki, ilköğretimin birinci kademesinde sınıftaki bütün öğrencilere eşzamanlı olarak aynı kitabın okutulmasını ve bunun sınavla denetlenmesini önermiyoruz. Sanıyoruz bu konuda çocuğun "okudum" beyanını kabul etmek daha doğru olur. Belki ilâveten, okuduğu kitaptan sözlü olarak birkaç cümleyle bahsetmesi istenebilir. Yani özet çıkartma uygulamasını da doğru bulmuyoruz. Çünkü bu uygulamanın, çocuktaki okuma isteğini genellikle olumsuz etkilediğini düşünüyoruz. Kabul edelim ki "yazmak", bırakın çocukları, pek çok yetişkine ve hatta pek çok meslektaşımıza bile bayağı zor gelen bir iştir ve "okuma" konusunda epeyce mesafe alındıktan sonra yavaş yavaş gelişen bir beceridir. Deneme türünün ustalarından Francis Bacon da; "Okumak insanı doldurur, insanlarla konuşmak hazırlar, yazmak ise olgunlaştırır." demiyor mu zaten.

Çok değerli sınıf öğretmeni arkadaşlarımız, buraya kadar yazdıklarımızın, söylediklerimizin, bizzat "kendi" çocuklarımız için faydalı olacağı kanaatini taşıyorsak, şu sınıfça "SESSİZ OKUMA" uygulaması üzerinde lütfen bir kere daha enikonu düşünelim. Başkaları çocuklarını bizlere emanet ediyor, bizler de kendi çocuklarımızı başka öğretmenlere teslim ediyoruz. Kaldı ki, şu anda çocuğumuz olmayabilir, hatta evli bile olmayabiliriz. Fakat bu durum, bize emanet edilen çocukların, bu ülkenin yarınlarını inşa edecek olmaları gerçeğini değiştirir mi? Sanıyoruz meseleyi daha ziyade bu boyutuyla düşünmemiz gerekiyor. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, öncelikle çocuklarımızın, giderek insanımızın "daha çok okuyan" bireyler haline gelmesi; Türkiyemizin yakın gelecekte "daha çok okuyan" bir ülkeye dönüşmesi büyük ölçüde sizlerin, çocuklarımıza okuma yazmayı öğrettikten sonraki dört buçuk yıllık süreçte, "OKUMA" kavramına yükleyeceğiniz anlama ve bu uygulamaya vereceğiniz öneme bağlı. Yani biz böyle düşünüyoruz.

Bu arada, ihtimal vermek istemiyoruz; ama belki bazı meslektaşlarımız, "Bir tek benim çabamla bu toplum kitap okur hâle gelir mi?" diye düşünebilir. Biz, bu şekilde düşünme lüksümüzün bulunmadığı kanaatindeyiz. Biz bir mum yakalım, biz bir yürümeye başlayalım, bakalım kimler koşmaya başlayacak? Kaldı ki, yukarıda da belirttiğimiz gibi, Türkiye'nin her yerinde yıllardır bu işi başarıyla yapan insanlar zaten var.

Değerli meslektaşlarımız, eğer kendi alanınıza bir müdahale ve saygısızlık olarak değerlendirmezseniz sizlerle bir düşüncemizi daha paylaşmak istiyoruz. Biz bir edebiyat öğretmeni olarak ilk beş yılda çocuklarımıza, en fazla kullanılan bazı noktalama işaretleriyle, ilk etapta onlara gerekli olacak bazı yazım kuralları ve bunlara bağlı olarak bazı dilbilgisi konuları dışında "dil bilgisi yüklemesi" yapılmamasının daha doğru olacağını düşünüyoruz. Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz bilemiyoruz; fakat hem ilköğretim ikinci kademede hem de lisede tekrar tekrar öğrenecekleri dil bilgisi konularını o körpecik beyinlere "tıkıştırmaya" çalışmak yani bir anlamda o küçük küçük yavruları daha o yıllarda "gramere boğmak" bize hiç ama hiç doğru bir uygulama gibi görünmüyor. Hatta böylesi bir uygulamanın, çocuklarımıza yaptığımız büyük bir eziyet ve hatta kötülük olduğunu düşünüyoruz. Kaldı ki Türkçe'yi bu şekilde sevdirmek de mümkün değil. Sanıyoruz onlara dilimizi sevdirmenin en güzel yolu, bu dille yazılmış güzel masalları, ninnileri, tekerlemeleri, şiirleri, hikâyeleri, hatıraları, gezi yazılarını, biyografileri ve saireyi bol bol okutmaktan geçiyor.

Böyle yaptığınızda, yani gramer öğretme işine sadece gerektiği kadar yer verip, sessiz okuma saatleriyle öğrencilerinizi birer "okuma tutkunu" olarak yetiştirerek altıncı sınıfa gönderdiğinizde, ikinci kademedeki bazı Türkçe öğretmeni meslektaşlarımız, "Bu çocuklara hiçbir şey öğretilmemiş, ne kelime çeşitlerini biliyorlar, ne cümlenin öğelerinden haberleri var, ne isim tamlamasını biliyorlar ne sıfat tamlamasını." diyerek sizi gıyabınızda eleştirirler mi bilmiyoruz. Doğrusu hiçbir Türkçe öğretmeni arkadaşımızın böyle bir eleştiride bulunacağına ihtimal vermek istemiyoruz; ama eğer böyle bir şey yaparlarsa, bunun kesinlikle kaale alınmaması gereken bir eleştiri olacağını da rahatlıkla söyleyebiliriz. Hem zaten bütün dil bilgisi konularını da siz öğrettikten sonra, ikinci kademede o arkadaşlarımız çocuklara dil bilgisi adına ne öğretecekler ki! Ayrıca, okuma sevgisi ve alışkanlığı kazandıramadıktan sonra, çocuklarımıza Türkçe'nin bütün dil bilgisi konularını öğretsek (daha doğrusu ezberletsek) ne olur, öğretmesek ne olur.

Değerli sınıf öğretmeni arkadaşlarımız, ilk bakışta konumuzla pek ilgisi yok gibi görünen, gerçekte ise çok yakından ilgili olduğunu düşündüğümüz iki hususta, hoşgörünüze sığınarak sizlerle üzüntümüzü paylaşmak istiyoruz. Öncelikle, birinci sınıftan ikinci sınıfa geçen öğrencilerin anne babalarına, yaz tatilini değerlendirmek adına çocuklarına test kitabı almalarının önerilmesi bizi gerçekten çok üzüyor. Elbette her sınıf öğretmeni böyle yapıyor iddiasında değiliz. Bir kitapçıda karşılaştığımız örnek bu konuda "tek örnek" dahi olsa o sınıftaki öğrenciler adına üzüldük. Biz hiç değilse dördüncü sınıfa (aslında birinci kademenin sonuna) kadar çocuklarımızın test kitaplarının soğuk yüzünden uzak tutulup masal, sonrasında da hikâye kitaplarının canlı, renkli, resimli, cıvıl cıvıl sıcak dünyasına yönlendirilmelerinin, onların gelecekteki başarı ve mutlulukları adına çok daha yararlı olacağını düşünüyoruz. Kaldı ki bu çocuklar ileriki yıllarda zaten çok fazla test çözecekler.

O mini mini yavrularla ilgili olarak üzüldüğümüz bir diğer husus da, maalesef "bazı" sınıf öğretmenlerimizin, çocukları bıktıracak hatta "okul"dan da "okumak"tan da bezdirecek şekilde ev ödevi vermeleri. Tabiî bu durumda da olan yine sorumluluk katsayısı yüksek çocuklara oluyor. Diğerlerinin ödevlerini ya anne babaları yapıyor ya da onlar ödevlerini yapmadan geliyorlar. Elbette iyi niyetle ve muhtemelen okulda öğrettiklerimizin pekiştirilmesi amacıyla verdiğimiz, bu türden "çok fazla zaman alıcı" ödevler, belki de bu "oyun çocuklarının" daha en başta "okul"dan ve "okumak"tan soğumaları sonucunu doğuruyor. Bu iki hususun bir "eleştiri" olarak değil, çocuklarımız adına duyduğumuz bir üzüntünün paylaşılması olarak kabul edilmesini özellikle istirham ediyoruz ve bir kere daha hoşgörünüze sığınıyoruz.

Son söz: Türkçe dersine ayrılan haftalık sürenin yarısını veya hiç değilse üçte birini, düzenli olarak "SESSİZ OKUMA"ya ayıran ve bu işi candan yürekten yapan bütün sınıf öğretmeni arkadaşlarımıza, ikinci kademede haftada bir saati, sınıfça kitap okumaya ayıran bütün Türkçe öğretmeni meslektaşlarımıza ve liselerde de hiç değilse Türkçe-Matematik ve Sosyal Bilimler alanlarının Dil ve Anlatım derslerinde haftada bir saati okumaya ayıran bütün edebiyat öğretmenlerimize buradan bütün kalbimizle teşekkür ediyoruz. İnanıyoruz ki, okuma zevk ve alışkanlığı kazanmasına yardımcı olduğunuz (olacağınız) her öğrenci sizi, ömrünün sonuna kadar hayırla yâd edecek, size minnet ve şükran duyacaktır. "Bana okuma alışkanlığını filan (sınıf, Türkçe veya edebiyat) öğretmenim kazandırdı." diyecektir. Doğrusu bu son cümlenin "ÖZNESİ" olabilmeyi çok isterdik. Dünyaya tekrar gelsek ve yine meslek olarak öğretmenliği seçecek olsak, sanıyoruz bu defa sınıf öğretmenliğini tercih ederdik. Bir çocuğa daha en başta "okulu", "okumayı" sevdirmek az şey mi?
Bu uzun yazıyı, Bacon'ın bir başka sözüyle bitirelim: "Kurnaz insanlar okumayı küçümserler, basit insanlar ona hayran olurlar, akıllı insanlar ise ondan faydalanırlar."

NOT: Bu yazı esasen bir "proje" yazısı değil. Zaten üst başlığı da yazıya sonradan ilâve ettik. Fakat biz, idealist sınıf öğretmeni meslektaşlarımızın, çocuklarımızda okuma bilinci oluşturma konusunda, kendi tecrübeleriyle özgün yöntemler geliştirerek harikalar yaratacaklarına inanıyoruz.                               

Nevzat YÜKSEL
Ortaklar Lisesi
Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni
Germencik/AYDIN



Benzer Başlıklar (1)

YASAL UYARI

Sitemizde yayınlanan içeriklerin büyük bir kısmı sitemize ait yada içerik sahiplerinin izinleri alınmış veya kaynak gösterilerek yayınlan içeriklerdir. Telif Hakları Yasasına uymadığını düşündüğünüz içerikleri bildirmeniz halinde incelenip 7 gün içinde silinecektir. Sitemizin içeriklerinin de izinsiz veya kaynak gösterilmeden yayınlanması yasaktır.

2012 @ Tüm Hakları Saklıdır.